2563 的个人资料"Bizim tarikatımız sohbe...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


11月21日

Anam, babam sana fedâ olsun Yâ ResullALLAH (s.av)

"Sen gelince aklıma tüm güzellikler yığılıverir önüme. Unuturum yanlışları hemen, Kurumuş dallar yaprağa durur, çiçeğe durur gönlümde, Kuşlar uçururum sevgim adına, öğrettiklerin adına.
Yağmur serinliği dolar gönlüme. Dertlerime merhem olur sevgin. Çobanıdır adın tümgüzelliklerin, tüm doğruların. Gül kokusu siner nefeslerime....
Göremedim gözlerini! Ama eminim ki seni sevmek kadar tatlı, seni bilmek kadar güzeldir.
Göremedim tebessümünü! Ama eminim ki ayın ilk doğuşu kadar taze sözlerin kadar yumuşaktır. Göremedim yüzünü! Ama biliyorum ki, bir avuç su kadar berrak öğrettiklerin kadar parlaktır.
Sen sabahlar kadar hep tazesin. Sen eminsin. Gülebilmemin teks ebebi sensin. Sen Efendimsin.(s.a.v).
Yollarımda ışık, dallarımda yaprak sensin.
Utanıyorum! Adını koyamadığım , seni savunamadığım için, Başım eğik geziyorsam sevginle dolu olmayan gözleri görmemek içindir.
Utanıyorum! Seni anlatamadığım için Artık hasımlarım Ebu Cehil gibi değil. Seçemiyorum düşmanım kim? Bulamıyorum kimsede Ebu Bekr( r.a)’nın dostluğunu. Utanıyorum; ama bende de ne Ebu Bekr(r.a) dostluğu ne sadakati, ne Bilal (r.a)’ın sabrı, Nede Nesinbe’(r.a)nin cesareti var.
Ömer (r.a) kadar adil de olamıyorum.
Utanıyorum! Senin için taş taşımak isterdim ben de, senin için kollarımı vermek isterdim. Senin için gül dikmek istiyorum gönüllere.
Senden öğrendim dostluğu, sevgiyi. Senden öğrendim öğrenmeyi. Toprak seni anlatır bana. Rüzğar adını yazar yapraklara. Şarkılardan biri diyor ya:
“Gökyüzünde duman duman bulutsun
Söyle seni kalbim nasıl unutsun”
Anam, babam sana fedâ olsun Yâ ResullALLAH (s.av)
Kalemim sana feda olsun Yâ RESULALLAH
Canım sana fedâ olsun Yâ RESULALLAH..."
11月12日

Yar İle Ahdini Unutma...

 

- Yar ile ettiğin ahdi unutma!

- Ne ahdi ne zaman söz vermişiz ya hu?
- Şimdi, bizim çok büyük bir ahd ü peymânımız var. Daha ruhlarımız

beden kafesine, dünya zindanına . . .

- Şu koskoca dünyaya hapishane mi diyorsun şimdi de? 

- Dur be yahu kesme sözümü, hem bir yer ne kadar geniş olursa olsun

içinden ihtiyârî olarak çıkmak imkanı bulunmayınca orası hapishane demektir.

Dünya zindanına hapsolunmadan evvel hür iken Cenab-I Mevla topladı ve

sordu Bezm-I Elest’te: “Ben sizing Rabbiniz değil miyim? (E Lestü bi rabbikum?)
“Evet, sen bizim Rabbimizsin (Belâ)” dedik. Madem öyle işte bir akit bir anlaşma oluştu.

- Eee ne olacak şimdi?

- Bir kira sözleşmesine bile uyulmadığında adamın başına neler geliyor, mahkeme mahkeme süründürüyor.

İş hukuku deyu müstakil bir hukuk dalı var ya hu!

- Ya Allah ile yaptığımız akit ne olacak?

- İşte o akde, o ahde ne kadar çok vefâ gösterirsen o kadar müjdeye lâyık hale gelirsin.

- Gel gönül dost illerine gidelim!

- Dost ili de nere ola ki? Uzak mıdır?
- Bu dost ili seni HAK DOST’tan ayıran perdelerin yırtılabildiği her yerdir.
İlla filan yer, filan semt, filan memleket değil. Evvela gönül mahalidir o mahalle.

- Sakın bu virân yerde vatan tutma
- Hakikaten bu dünyanın çivisi çıktı, oyunun tadı kaçtı değil mi erenler?

- Bu virân yer dediğin, sadece dünya değildir. Bak yine Hazreti Pir Mevlana’dan söz açmaya mecburuz.
- Neden mecburmuşuz?

- O’nun kadar güzel anlatanına rastlamadık, vardır belki.
Dünya dediğin seni Hak’tan ayıran şeylerdir. Mal değildir, kadın değildir, evlat değildir, para değildir, makam değildir.

Ama eğer bunlar seni Hak’tan ayırıyorsa dünya budur. İşte bu viran yerden kasıt da budur.

Sonu olan sonlu olan herşey viranedir, bugün süslü ve mamur gözükse de!

İşte o ahde vefayı unutmadan o akdin bir tarafı olduğumuzu düşünerek yaşayalım e mi?

Çünkü haşa Allah ahdinden dönmedi, dönmez.
O zaman bizim de ahdimizden dönmememiz lazım değil mi?

- Bu söz uzar gider müsaade buyursanız da  şu musikiye bir kulak versek azizim!
- Bir de Ehl-i Beyt-i Mustafa ehlinden dinlesek meseleyi:

İmam Aliyyü'r-Rızâ ne güzel buyurur:

"Cenâb-ı Hakk'ın dostlarına sunduğu bir mânevî şerbet vardır ki; onlar bu şerbeti içince kendilerinden geçerler;

kendilerinden geçince coşarlar;  coşunca tertemiz olurlar; tertemiz olunca erir giderler; eridiler mi ihlasa ererler;

ihlasa erince dostlarına kavuşurlar; kavuşunca da sevgilileri ile aralarında ayrılık kalmaz."
işte böylece Seven, sevilen ve sevgi bir olucak kardeşim.

- Musikî denilen nutk-u ilahi, bir coşkun denizmiş nâmütenâhi

- Seni de çok beklettik ama sabır ile koruk helva olur ya

işte bu haftaki nutk-u ilahi:

...

Yâr ile ettiğin ahdi unutma / Gel gönül dost illerine gidelim
Sakın bu virân yerde vatan tutma /Gel gönül dost illerine gidelim
Cânân iline varup görmek dilersen / Hayat iklîmine irmek dilersen
Solmaz gülşen gülün dermek dilersen /Gel gönül dost illerine gidelim
Hakk'dan Hüdâyî'ye ihsân olurdu / Her vech ile yollar âsân olurdu
Zerresi gün gibi rahşân olurdu /Gel gönül dost illerine gidelim

10月29日

“Rabbim, sensin benim maksadım. Ve senin razı olmandır tek aradığım.”

 

 

Dua ile inş...2563

Dua Etmeye Dair

İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yakarmak emredilmiş ve en kötü şartta bile O’nun yardımının aranması ve umulması istenmiştir.

Sesi kısarak sözü yükseltmektir dua. Kelamdır, duyuş ve hissediştir. Kuvvet ve kudret karşısında aczin ve zavallılığın sınanmasıdır. Kimi zaman ise Allah’ın adını anmak için yakarıştır. Ama ne olursa olsun, gözyaşı kadar içten ve kar tanesi gibi bembeyazdır dua.

Dua, Allah’ın rablık ve ilâhlık hakikatine köklü bir sığınma hadisesidir. Dua, insanın varlık karakterinin tabii bir parçasıdır ve onu tamamlayan dördüncü boyuttur. Dolayısıyla dua, insanı fizikötesi ilâhi gerçekliklere götürür.

Eller duaya kalkınca

Dua eden insanın evrene yaydığı pozitif bir enerji vardır. İnsan sıradan bir davranıştan uzak olarak duaya yöneliyorsa, bu dua öncesinde bilinçli veya bilinçsiz olarak hem zihinsel, hem de duygusal bir yoğunlaşma halindedir. Bu yoğunluğun yönü, dua edecek olanın Allah karşısındaki acziyetini idraki açısından içe doğrudur.

Ancak içteki yoğunlaşma öncelikle hissedilen manevi haz olarak dışa yansımaya başladıkça yön değiştirir. Artık dua etme davranışı olarak ellerini göğe açan insanın heyecanı artmıştır. Şairin “Dua terli avuçlarımın ülkesi” mısraı, bu anlamda bir tür dua heyecanını ifade etmektedir. Kalpte hissedilenler veya hissedilmesi istenenler birbiri ardınca kelime kalıplarına dökülmektedir.

“Yağmur olsun diye saçar göklere / Elinde biriken dualarını.” diyen Akif İnan’ın dizeleri, duanın çift yönlülüğünü ifade etmesi açısından anlamlıdır.

İnsan benlik bütünlüğüyle dua edebilirse, bir takım ihtiyaçları söz konusu olsa bile, kendisinde biriktirdiği anlam dünyasının söz ve imgelerini Yüce Allah’a ulaştırma amacına yönelir. Adeta bir bumerangın fonksiyonu gibi, insanın her türlü rolden uzaklaşarak yaptığı dualar yine kendisinin ruhunu aydınlatacaktır. Gökten yağan rahmet yağmuru, aynı zamanda kendisiyle birlikte diğer varlıkları da olgunlaştırmak üzere kapsayacaktır.

Galip olana sığınmak

Allah’ın galibiyeti süreklidir ve her yeri kapsamaktadır. Bu konuda şu ayetler dikkat çekicidir:

“Allah, buyruğunu yerine getirendir, ama insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 21)

“O kuvvetlidir, galiptir.” (Şura, 19)

“Allah, ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadele, 21)

Kendi varlığı karşısında böyle güçlü ve hakim bir yaratıcı olan Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü hissedebilen insanın duası süresince algı kapıları temizlenmeye ve açılmaya devam etmez mi?

“Eğer algı kapıları temizlenseydi, herşey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz.”  denildiği gibi, dua ettikçe algılarımızın seviyesi yükselmektedir. Dolayısıyla dua, ruhumuzun derinliklerini ve sınırsızlığını keşfedebilmemiz için büyük bir imkandır. Bir başka ifadeyle, dua ile insan varoluş sınırlarını zorlayabilir. Bu dua motivasyonuna kavuşabilmek için, İkbâl’in dua mısralarında geçtiği üzere, insanın kendisini bir sel gibi düşünmesi ve gürül gürül akabilmesi için Allah’tan geniş idrak alanları talep etmesi gerekmektedir.

Bilincimizde Allah’ın bizim her durumumuzun farkında olduğu bilgisi yer aldığı için O’na yönelerek dualarımızda ihtiyaçlarımızı arz ederiz. Bu bilgiye ilaveten, sıkıntılardan kurtulmanın Allah’a bağlı olduğu bilgisi de bizi duaya yöneltir. Tersi bir ifadeyle şu şekilde de söylememiz mümkündür: Dua etmekle insan, Allah’ın kendisini kuşattığı ve böylece O’nun kudretiyle sıkıntılarını aşabileceği bilgisini tecrübe eder. İnsanın bu tür bilgisi veya tecrübesi yoksa, insan belalardan kurtulamaz bir hale gelebilir ve kişinin zihnine bu gibi belaların tesadüfen başımıza geldiği ve şans eseri ortaya çıktığı şüphesi düşebilir.

Allah dualara icabet eder

Allah dua eden insanın beklentilerini karşılıyorsa bu durum asla tesadüfen değildir. Şüphe içerisinde kalan, hatta Allah’ın sıkıntılarımızla ilgilenmeyeceğini düşünen insan ise, O’nun ilâhî desteğine kavuşmaktan uzak kalacaktır. İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yakarmak emredilmiş ve O’nun en kötü şartta bile yardımının aranması ve umulması istenmiştir:

“Musa, kavmine, ‘Allah’tan yardım isteyin, sabredin’ dedi. Yeryüzü Allah’ındır, onu kullarından dilediğine verir. Sonuç, korunanlarındır.” (A’raf, 128)

“Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: ‘Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim’ diye duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal, 9)

İbn Haldun, bir amelin değerinin ve şerefinin ona duyulan ihtiyaç ölçüsünde artacağını belirtir. (Mukaddime, II/918) Dua pratiğinin değeri de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Allah’a karşı görevlerini hiç yapamayan insandan bu görevlerini en iyi bir şekilde yerine getiren insana kadar herkes ellerini açıp dua etmeye ihtiyaç duymaktadır.

İhtiyaçlarımız fiziksel eksikliklerimizden psikolojik beklentilerimize kadar farklılıklar arz edebilir. Veya aynı zamanda, manevi yükselişimizi gerçekleştirmek ve ilâhî olana kavuşabilmek gibi benliğimizin derinliklerinden gelen yönelimlerle de dua edebiliriz. Hangi tür yönelimle olursa olsun insan, dua ederek ihtiyaç sahibi olduğunu kabul etmektedir. Bir amel olarak dua böylece değer kazandığı gibi, dua eden insan da acziyetinin
itirafıyla şereflenmektedir.

Ahmet ALEMDAR/Semerkand Dergisi

 Image Hosted by ImageShack.us

10月27日

Rahmetin Sahibi..

  
10月25日

...KaLeM ve SıRrI...

Image Hosted by ImageShack.us

 "Ve yine kalemim inliyor derdimle ve yine o dinliyor beni anlıyor ve ifade ediyor.
Bazen düşünüyorum acaba onu kendi sorunlarıma âlet mi ediyorum ve onu kullanıyor muyum hoyratça... Öyle ya kimseye anlatamadıklarımı dinliyor ve satırlara nakşederken hissettiklerimi küçük bir inilti çıkartıyor sadece... Sessizce dinliyor ve herkesten iyi hissediyor belki... Âyetle taltif sırrı onunkisi...
Kullanmak... Sonra düşünüyorum ki o tabii görevini en iyi şekilde yapıyor sadece fıtratını yansıtıyor kağıda... O bize bilmediğimizi öğrenmemizin âyeti (Alak Suresi 1-5)... Bu onun şerefi... Âyine olma sırrı onunkisi...
Öyleyse sorgulanacak olan benim onu ne için inlettiğim... Kağıdımı Rabbe dönük tutabiliyorsam... Kalem de hoş kağıt da...
Rabbim!.. Emânet aldığım her bir âyeti sana dönük kullanma ferâseti ilmi gücü ve rahmeti ver bana...
Her şey Sen'den bir ayet.
Ve kalemim... Bana hep Sen'i fısıldayacak...
Ürkek ama varlığından emin...
Beni âyetlerine âyetlerini bana aç... Beni âyetlerini hatırlatan kullarınla destekle...." Âmin.
Fussilet.Com

Image Hosted by ImageShack.us

10月22日

İlahi Huzura Ermek İçin...

Image Hosted by ImageShack.us
"İnsanlar çeşitli kısımlara ayrılır. Bunlardan bir kısmı yaratılıştan kâmil ve kusursuz olanlardır. Yahya a.s. gibi hiçbir günaha meyletmemiş ve hiçbir günah işlememişlerdir. Bir kısmı ise günaha meyletmiş veya günah işlemiş olsalar bile, “mücahede” ve “riyazet”le huylarını değiştirip nefslerini ıslah etmişlerdir. Böylece günahlardan korunmaya çalışmışlardır.

Mücahede, nefsin arzularına boyun eğmemek; riyazet ise nefsin arzularına boyun eğmemenin yanında salih amel işlemektir. Buyuruluyor ki: Bir insan nefsinin sıfatlarını dinimizdeki itidal derecesine getirdiği kadar kâmil olur.

Ahlâkı güzelleştirmek için ilk olarak gazap ve şehvet kuvvetini aklın iradesiyle İslâm’a tabi hale getirmelidir. Buna ilaveten yaptığı ibadetlerden ve iyiliklerden zevk almalıdır. Islah işinde zevk almak şarttır. İbadete, Allah’a kulluk etmeye sevgi arttıkça nefsin açık ve gizli ayıplarını ıslah etmeye de güç artar.

İbadetler kalbe tesir etmeli ve nefsin ıslahına vesile olmalıdır. Bir kimse senelerce ibadet ettiği halde kalbi düzelmiyorsa ibadetlerinden yeterince fayda elde edememiş demektir. Halbuki ibadetler nefsi dünya sevgisinden kesip Allah’a döndürmeye büyük vesiledir.

Farz olan ibadetlerle birlikte nefsi ıslah etmenin en kolay yolu Allah’ın zikrine devam etmek ve haramlardan uzak durmaktır. Onun için, ders alan müride mürşidi ilaç olarak sabır ve metaneti tavsiye edebileceği gibi, zikretmesini de emredebilir.

Zikretmek sevabı olan faziletli bir iştir. Bunun yanında nefsi ıslah eden ve güzel ahlâka yönlendiren tarafı da vardır. Nakşibendiye yolundaki bütün usuller, yani sohbetlere devam, hatme-i hacegân yapılması, namazların cemaatle kılınmasına ve gece namazlarına verilen önem, din ve tasavvuf hakkında bilgilenmek gibi hususlar, nefsi yavaş yavaş dünya lezzetlerinden keser. Bunun sonucunda ibadetlerden zevk almak insanın tabii hali olur.

Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bu yolda en mübarek amel yoldaki taşı kaldırmaktır.” Yoldaki taş, ibadete mani olan nefstir. Bunun için de her şeyden önce kötü arkadaşları terk etmek gerekir.

İlâhi huzura ulaşmanın dört yolu vardır. Bunların ilki kapı kapanmadan önce tevbe kapısından geçmektir. Tevbe kapısının kapanması artık yapılacak tevbelerin kabul edilmemesidir ki, bu da iki durumda olur: İlki insanın ölümündeki tevbesizlik halidir. Nefsin azgınlaşmasıyla tevbe etme imkanı elden kaçırılmıştır. İkinci durum ise kıyametin kopmasıyla tevbe kapısının artık tamamen kapanmasıdır.

İlâhi huzura ulaştıran ikinci yol ise “tehzip”tir. Yani hayatını çirkin işlerden temizleyip hayırlı ve güzel işler yapmayı adet haline getirmektir.

Üçüncü yol istikamettir. Bir müminin yapmış olduğu amellerde dininin belirlediği çizgiden ayrılmaması istikamettir. Yalanı, gıybeti terk etmek, namazı kazaya bırakmamak, orucu bozacak ruhî ve bedenî hallerden kaçınmak gibi. Tasavvuf terbiyesinin gayesi de insanın istikamet sahibi olmasını sağlamaktır. Bu makamda yalan yerine doğruluk, şehvet yerine iffet, gazap yerine şecaat, öfke yerine merhamet, menfaat temini yerine beşeriyete hizmet gelir.

Dördüncüsü “takrip”tir. Bu da sofilerin sohbet için veya hatme-i hacegân gibi ameller için bir araya gelmeleri demektir. Yani aynı yolun yolcularının bir arada olması, birbirlerine destek vermeleridir. Bir arada olmanın en büyük faydalarından biri bilgili olanlardan istifade ederek din ve tasavvuf hakkında doğru bilgileri edinmektir.

İslâm ve tasavvuf hakkında doğru bilgileri edinip her türlü bid’at ve hurafelerden uzaklaşarak amel etmek ise nefslerin ıslahı için en temel şarttır. Ancak böylece Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in bildirmiş olduğu din zevkle, coşkuyla yaşanabilir ve tasavvufun gayesi de gerçekleşmiş olur

Mehmet ILDIRAR


Image Hosted by ImageShack.us
10月14日

İlim Bir Emanet

İslâm âlimlerinin din-i mübinimiz İslâm’a hizmeti büyüktür. Biz kulluğumuzu, ibadet ve taatlerimizi gönül rahatlığıyla yerine getirebiliyorsak, şüphesiz bu ilim ehlinin gayretleriyle olmuştur. Onlar doğru yolu belirlemişler, karışıklığı, fitne ve fesadı önlemişlerdir.
Fakat hayli zamandır âlimlerimizin bu kıymetli konumlarını tartışmaya açmak isteyen, gözden düşürmeye çalışan yaklaşımlar var. Vârisi bulunduğumuz büyük ilmî mirası lekeleyip, müslümanın gönlünü ve zihnini karıştıran bu yaklaşımlar, iyi niyetlerle de ortaya çıksa da hayırlı sonuç vermesi mümkün olmayan düşünce ve teşebbüslerdir.
Her şeyden önce geçmiş nesillere, hele de o nesillerin büyüklerine karşı edepli olmak, İslâm ahlâkının son derece önemli bir prensibidir. Zahir ve bâtın âlimlerimizden başlayıp ta sahabi efendilerimize kadar uzanan bu eleştiri ve reddetme hali ciddi bir marazdır, tevbeyi gerektirir.
Sahabiler, Cenab-ı Mevlâmız tarafından Kitab-ı Kerimimizde övülmüştür. Onların Allah yolunda canlarını hiçe sayarak yaptıkları büyük fedakârlık insan takdirinin üzerindedir. Aynı şekilde selef-i salihin başta olmak üzere âlimlerimizin büyük cehd ü gayreti sayesinde mücella dinimiz çağlara damgasını vurmuştur. Mevlâmız dininin korunmasına ve yaşanmasına onları vesile kılmıştır.
Bize düşen, Allah Rasulü s.a.v.’in vârisi olan alimlerimizin gayretlerini heba etmemektir. Onların şahsiyeti ve eserleri üzerinde şüphe uyandırma çabalarını bertaraf etmektir. İlmî mirasımızı yıpratma çabası içinde olanlara karşı doğru bilgi ile donanmış olma gerekliliği açıktır. O ilimleri devam ettirmek, yenilemek, ihya etmek lazımdır.
Fahr-i Kainât s.a.v. Efendimiz bu gayret içinde bulunanları şöyle müjdelemiştir:
“Allah Tealâ’ya, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktan daha faziletli bir şeyle ibadet edilmedi. Gerçek fakih olan bir alim, şeytana karşı, ilim ve şuuruna ulaşmadan ibadet eden bin âbidden daha etkilidir. Her şeyin bir direği vardır. Bu dinin direği de fıkıh (dini asli güzelliği ile anlayıp yaşamak)tır.” (Beyhakî)
Şöyle baştan bir hatırlayacak olursak, Cenab-ı Mevlâ, Rasulü s.a.v.’in elçiliği ile İslâm’ı göndermiş ve doğru anlaşılıp yaşanmasını O’nunla sağlamıştır. Her biri nübüvvet nuruyla terbiye olmuş sahabiler de dosdoğru yolu Rasul-i Ekrem Efendimizden öğrenmişler, onlar da sonraki nesillere aktarmışlardır.
Şeyhülislam Abdülkadir Sühreverdî rh.a. şöyle der: “Allah Tealâ, Rasulü ile gönderdiği şeyleri kabul etmeye en saf kalpleri, en temiz nefsleri hazırladı. Kalplerdeki saflık, nefslerdeki temizliğin farklılığı, İslâmî ilimlerle birleşip ortaya çıktı. Herkes kendi kalp ve kabiliyetine göre o ilimden istifade etti.”
Bazı kalpler münbit toprağa benzer. İşte ilmini önce kendi hayatına nakşeden, sonra insanlara öğreten kimse böyledir. İlmi önce kendisine fayda vermiş ve onu her haliyle Rasulüllah s.a.v.’in yoluna sevk etmiştir. İşte bizim âlimlerimiz tam da böyledir. Onlar İslâm’ın devamlılığının vesileleridir.
Âlimlerin çabaları kadar, tasavvuf büyüklerimizin gayretlerinin de hak yolun korunması ve müminlerin dünyalarının heba olup gitmemesi bakımından eşsiz kıymeti vardır. Zahir ve bâtın ulemanın bir arada, gerektiğinde birbirini dengeleyen bu etkinliği sayesinde hak ile bâtıl birbirinden ayrılmştır.
Bilgisizliğin yaygınlaştığı, gerçek âlimlerin azaldığı ya da etkisinin kaybolduğu zamanlar, hem müslüman birey için hem de toplum için karanlık dönemlerdir. Bu karanlık içinde haramla helal, doğruyla yanlış birbirine karışır. “Allah’ın sınırları” insanların gözünde belirginliğini kaybeder.
Böyle zamanlarda müslümanın imdadına yine dinde tefakkuh ve rüsuh sahibi âlimler yetişir. On asır önce Ehl-i Sünnet akidesinin ciddi bir taarruz altında olduğu bir dönemde ortaya çıkan İmam Gazali rh.a.’in “Hüccetü’l-İslâm” (İslâm’ın delili, dayanağı) lakabıyla anılması bu yüzdendir. Aynı şekilde İmam Rabbani hazretlerinin “müceddid: yenileyici” oluşu da, bir başka kriz dönemindeki hayatî faaliyetlerle ilgilidir.
Buradan bize çıkan pay, bize emanet edilmiş ilmî mirasın hakkını vermek olmalıdır. Bu da ancak dinî ilmlerin okutulduğu ve aynı zamanda İslâm ahlâkının ve edebinin verildiği kurumlar oluşturmakla, mevcut olanlara destek olmakla mümkün olabilir. Bu farz-ı kifayedir.
Şihabuddin Sühreverdî k.s. Avârifü’l-Mearif adlı eserinde, korumakla mükellef olduğumuz bu mirasın nasıl meydana getirildiğini şöyle anlatır: “Dinimiz asırlar boyu, ilim ehli insanların gayretleriyle safiyetini kaybetmeden bugünlere ulaştı. Tefsir âlimleri, hadis imamları ve fakihler, Kur’an ve Sünnet’ten birçok ilim elde ettiler. Onlardan hükümler çıkarttılar. Yeni durumları, Kur’an ve hadisin delilleri ışığında değerlendirip hükme bağladılar. Böylece, Allah Tealâ alimler vasıtasıyla dinini himaye etti.
Tefsir âlimleri tefsir şekillerini, yorum ilmini, değişik kullanış ve anlayışları, dille ilgili unsurları iyice anlayıp öğrendiler. Bu konularda kitaplar yazdılar. Kur’an ilimleri bu şekilde ümmet arasında yayıldı.
Hadis imamları hadisleri derlediler. Bu konuda son derece titiz davranarak, hadislerin yerini tespite çalıştılar. Böylece yanlış ile doğru birbirinden ayrılmış oldu. Ayrıca Sünnet’in muhafazasını için hadisler, değişik rivayetleri ve râvileriyle birlikte ezberlendi.
Fakihler ise asıl kaynaklardan hükümler çıkardılar. Aralarında kaynaklara dayanarak ihtilaflar da çıktı. Fakat hepsi bunları yaparken usulüne göre yaptılar. İşte böylece İslâm’ıın hükümleri yayıldı ve kuvvetlendi. Bâtıl inanç ve hallerden tertemiz olan din, kendi esasları üzerine kuruldu ve hayatın her alanına yayıldı. Allah Rasulü s.a.v.’in Sünnet’i hayata iyice köklerini saldı.”
Ebu Alâ Sakafî rh.a. şöyle de der: “İlim, bilgisizliğe karşı kalp için hayat ve karanlığa karşı gözün ışığıdır.” Yani bilgisizlik ölümüne karşı kalbe hayat veren şey ilimdir. Küfür karanlığına karşı yakîn gözünün nuru da ilimdir. Dinin hükümleri noktasında bilgi sahibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden ölmüştür. Gaflet içindedir. Çünkü böyle bir kalp, Cenab-ı Mevlâ hakkında cehalet içindedir. Allah’ın emirleri konusunda cehalet içindedir.
Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür, 8)
O halde zamanın yıpratıcı unsurlarına karşı ilim hazinemizi korumalı, elimizdeki mirasın kıymetini bilmeliyiz. Bu şuura sahip nesiller yetiştirmeliyiz. Bu yolda adımlar atmalı ve atılan her bir adımın hayır olarak bize döneceğini de bilmeliyiz.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...
Mübarek EROL
 
odr1in.jpg
10月5日

Her Güzel Daha Güzele...


Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi? Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu?
Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü? Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı? Hiçbir kız Leyla'nın verdiğini veremez miydi Mecnun'a?
Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep? Gül'ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde ,neden Bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti?
Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı?
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi?
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti?
Eğer sadece Yakup için evlat
Mecnun için sevgili
Bülbül için çiçek olsaydı anlam ;
Ne Yusuf için gözler kör edilirdi ve gelene kadar dünyaya küsülürdü
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı ...
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub'un gözlerini
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun'u
Gül'ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül'e..?
Tek bir olan biri!
Yakub'unda Mecnun'unda Bülbül'ünde Rabbi olan ALLAH
Yusuf'unda Leyla'nında Gül'ünde Rabbi olan ALLAH
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor!
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor!
O hükmü kestiyse O hükmü yazdıysa...
Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden,
Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan..
Yakup ne güzel oldu Yusuf ile
Mecnun ne güzel oldu Leyla ile
Bülbül ne güzel oldu Gül ile
Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu...İktibas
 
10月1日

SAFLARIMIZ DOSDOĞRU OLDUKÇA KALPLERİMİZ DOĞRULUR

Image Hosted by ImageShack.us
Safları sıklaştıralım
Efendimiz s.a.v. ashabına hitaben şöyle buyurdu:
- Meleklerin ALLAH huzurunda saflandığı gibi saf saf olmaz mısınız?
Sahabiler sordu:
- Melekler ALLAH huzurunda nasıl saflanırlar?
Buyurdular ki:
“Melekler öndeki safları tamamlar ve saf teşkil ederken birbirlerine sıkı sıkıya yanaşırlar. Safları doğrultunuz, omuzlarınızı aynı hizada tutunuz, saflardaki boşlukları kapatınız. Saflardaki boşlukları doldurmak isteyen kardeşlerinizin ellerine yumuşaklıkla mukabele ediniz. Şeytana gedikler bırakmayınız. Kim bir saftaki boşluğu kapatıp iki yanını birbirine eklerse, ALLAH da onu rahmetine ulaştırır. Kim de bir safı koparırsa ALLAH da onu rahmetinden koparır.”
Sahabilerden Bera r.a., Efendimiz s.a.v. ile kıldıkları namazı şöyle anlatıyor:
ALLAH Rasulü safı bir yandan bir yana kontrol eder, safı düzeltmek için göğüslerimizi ve omuzlarımızı eliyle dokunarak doğrulturlardı. Ve derlerdi ki:
“Eğri büğrü olmayınız ki kalbiniz de eğri büğrü olmasın. Upuzun, dümdüz olunuz ki kalbiniz de öyle olsun.”
“İlk safın sevabını bilseniz ön safta durabilmek için kura çekmekten başka bir yol bulamazdınız. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilseniz bunun için birbirinizle yarışırdınız. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilseniz, emekleyerek de olsa bu namazlarınızı cemaatle kılmaya koşardınız.”...
Rabbimiz bizleri müslümanlar kıldı ve kalplerimizi birleştirdi de kardeşler olduk.
Artık Rabbimiz'in huzurunda saf saf olmaz mıyız?
Gönüllerimizi bir kılar, düşeni kaldırır, eğrileni düzeltmez miyiz?
Safları sıklaştırır, kalplerimizi doğrultmaz mıyız?
ALLAH için saflarda bir oldukça gönüllerimiz birbirine değecek.
Namazlarda bir oldukça birlikte kanatlanacağız.
ELVİDA ÜNLÜ
9月19日

Ramazan Bayramımız Mübarek Olsun

Bayram

Oruç ibadeti, müminlere takvayı yani Allah’a karşı gönül hassasiyetini kazandırıyor. Ramazan’ın gecelerini ve gündüzlerini imkanı nisbetinde değerlendirerek geçirenlere Yüce Mevlâ bu ayın sonunda bir bayram ihsan ediyor. Bu müminlerin bayramı, oruçluların bayramı, takvayı kazananların bayramıdır. Oruç tutan ve ibadetlerini yerine getiren müminler bayramı hak etmişlerdir. Bayramı doyasıya yaşamalıdırlar. Çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, akrabalarıyla, komşularıyla...

Biz bayramımıza, bayram namazıyla başlarız. Sonra birbirimizle bayramlaşır kucaklaşırız. Komşuları ziyaret eder, birbirlerimize izzet ve ikramlarda bulunuruz. Helal çerçevede doyasıya eğleniriz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in uygulamasının böyle olduğunu biliriz.

Bayram o bayram ola...

Şevval Orucu

Şevval ayının birinci günü Ramazan Bayramıdır. Bayram gününden sonra Şevval ayı bitinceye kadar altı gün oruç tutmak, Rasulullah s.a.v. Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş sünnet bir ibadettir. Şöyle buyurmuştur:

"Kim Ramazan orucunu tutar, sonra Şevval ayından altı gün ona eklerse, bütün yıl oruç tutmuş gibi (sevap kazanmış) olur." (Müslim, Sıyâm 39)

Mehmet IŞIK /SEMERKAND

Hayırlı Bayramlar

9月17日

Yirmi Beş...Lisan-ı Kalp

Image Hosted by ImageShack.us
 Bir evin, bir sofranın, bir duanın kardeşiydi onlar. Bir köyün, köylerin en güzelinin insanıydı hepsi. Kimi Aydınlı, kimi Sinoplu, Adanalı, Diyarbakırlı, Samsunluydu. Ama bir araya gelip koyunca yüreklerini ortaya, hepsi aynı köyün evladı oluyordu. Sabahtan yola çıksalar akşam vakti aynı köye varırdı yürekleri. Ve sıkıldıklarına aynı köye ulaşırdı istekleri. Ama en önemlisi bir duaydı paylaştıkları. Hepsi açınca ellerini “Ya Rabbi” diyordu
“okulumuzu bitirip ülkemize en güzel şekilde hizmet etmeyi bize nasip et…”

O gün bir telaş vardı bu gençlerin evinde. Misafirleri gelecekti akşam. Ama hiçbirinin parası yoktu. Evde de yemeklik malzeme kalmamıştı aksilik bu ya. Birbirlerine hissettirmemeye çalıştıkları, ama hepsinin aynı anda yaşadığı bir sızı çöreklenmişti yüreklerine. Aynı sızıydı ya paylaştıkları, aynı dua için açıldı elleri. Güldü içlerinden biri arkadaşlarını rahatlatmak için “Haydi” dedi “yapmayın. Hangi köyün evladısınız siz? Hemen ararım babamızı. O halleder sıkıntımızı. Ne zaman sıkıntıda kaldık ki şimdi kalalım. Kodu kim önce çevirirse o konuşsun babayla.” Biri sordu şaşkın ve umutsuzca: “Ne ki kod?” “Yirmi beş” dedi diğeri gülerek “Yirmi beş!”

O gün akşamüzeri erzak geldi evlerine. “Biri” dedi kapıdaki adam “öğrenciye hayır yapayım demiş. Fitresi varmış yirmi beş lira. Ben de erzak aldım. Aslında bizim apartmanımızda da öğrenci var, ama hanım burayı tarif etti. ‘Karşı apartmana, yirmi beş numaraya götür götür’ dedi.”

“Afiyet olsun kızım” diyerek bıraktı adam elindeki poşetleri. Paketleri alan şaşkın ve mütebessim kız, arkadaşlarının yanına geldi. “Tamam” dedi gülerek. “Hatları meşgul emeyin. Yirmi beş yoğundur şimdi. Bizim ihtiyacımız görüldü. Daha çok ihtiyacı olan bağlansın…”

                Rümeysa Oğuz, Semerkand Aile, Nisan 2007

                        
      Muhabbetle dostlar...
     Selamınızı ,kelamınızı Allah için yaptığınız hayır,hizmet ve huzurla geçireceğiniz bir Cuma diliyorum...
Allah'ın selamı üzerinize olsun...2563
 
Image Hosted by ImageShack.us
         "Dünyanın en günahkar insanı da olsa, isteyen herkes CENNET ve CEMALULLAH nimetlerine kavuşabilir.
Allah'ın azabından korunup dünya ve ahiret saadetine erebilir.
Güzel ahlakı ve hayırlı hizmetleriyle başta ailesi olmak üzere bütün mahlukatın duasını alabilir. Bunun için yapılması gereken tek şey "AŞI" yaptırmaktır. Yani ruha yapılacak manevi bir aşı ile, onda gizli olan
ALLAH sevgisini ortaya çıkarıp yeşertmektir. Bunuda hakk aşıklarından başkası yapamaz. İyi bir gül, iyi bir bahçıvanın elinde yetişir. Güle aşısını yapar, suyunu, gübresini verir, fazlalıklarını budar.
Sevgi ve şefkatle bakar, büyütür. Sonuçta rengarenk açılmış, mis gibi kokular saçan güller yetiştirir.
İnsanların bahçıvanları da ruhlara sevgi aşısını yapan manevi dünyamızın mimarları ALLAH dostlarıdır.
Onlar sohbet ve nazarlarıyla ruha muhabbet aşısı yapar, manevi hastalıkları tedavi eder, gönülleri HAKK'a bağlarlar.
Böylece ALLAH'a kulluk yapmak emirlerine uymak yasaklarından kaçınmak kolaylaşır. İnsan manevi zevk ve şevkle dolar.
Muhabbet zikir ve ibadete sarılır.Zikir çoğaldıkça muhabbet, muhabbet çoğaldıkça zikir çoğalır. Neticede kalbi istila eden manevi hastalıklar iyileşerek ALLAH'ın rızasına erer..."               
                   
Semerkand 
    

    Cumanın Rahmet ve Bereketi Üzerinize olsun Dualarınızla İnşallah...2563
9月8日

Kim Olduğumuzu Dualarımız Söyler

Dua, derin sözlerdir.
Dua, kendimiz hakkında söyleyebileceğimiz en derin sözlerdir.
Böyleyken en anlaşılır, apaçık…
Gizli günahlarımız, içimizi yakan pişmanlıklar, kopkoyu korkularımız, acılarımız, kanayan kapanmayan yaralarımız dualarımızdadır.
Neye muhtaçsak, onlar dualarımızdadır. ümitlerimiz, isteklerimiz, sevdiklerimiz…
Merhamete, muhabbete, esirgenmeye ve bağışlanmaya duyduğumuz iştiyakla, biz dualarımızdayız.
Kim olduğumuzun doğrusunu dualarımız söyler.
Dualarımızda yalan söylemeyiz. Kendimizi aldatmayız.
Zayıflığımızdan, acizliğimizden utanmayız.
Sırlarımızı, sıkıntılarımızı, dertlerimizi avuçlarımız gibi semaya açmaktan çekinmeyiz.
Kendimizi dualarımızla tanırız.
En çok nelere değer verdiğimizi, hayatlarımızda en çok nelerin önemli olduğunu, nasıl yaşadığımızı ve nasıl yaşamak istediğimizi dualarımızla anlarız.
Hayatımız, dualarımızdadır.
****************
Dünya, dualarla yazılan sayfalardır. Duanın dilini bilmeyenler, çiçeklerin dualarının renkleriyle açtığını bilmiyorlar.
Ağaçların, dualarının meyvelerini verdiğini… Suların dualarıyla aktığını, duaları gibi aktığını…
Tohumların dualarıyla çatladığını… Rüzgârların duaları gibi ılık, duaları gibi serin, duaları gibi güçlü estiğini…
Yeryüzünü böylesine şenlendiren canlılığın dualar olduğunu bilmiyorlar.
Duanın dilini bilmeyenler, dünyanın dilini de bilmiyorlar. Ne onlar dünyayı anlıyorlar, ne de dünya onlara kulak veriyor.
Onlar için dünya, savaşılacak bir şey.
Dünya, bütün dehşetiyle üzerlerine saldırıyor ve onlar, dünyayı bir savaş meydanına çeviriyorlar.
Istediklerini zorla, güç kullanarak elde edeceklerini sanıyorlar.
Dünya, onlara aldırmıyor. Dünya, korkularını çoğaltıyor. Dünya, sevdikleri her şeyi tek tek ellerinden alıyor.
Savaşarak kazandıklarına inandıkları şeylerin eliyle dünya onlara tekrar tekrar saldırıyor.
Arkasına saklandıkları ne varsa güçsüzlüklerini ve yaşadıkları hayatın saçmalığını teşhir ediyor.
Hayatlarında eksik olanın boşluğunu ağır bir yük gibi her yere taşıyorlar, ama onun ne olduğunu söyleyemiyorlar.
Giderek, hayatları eksik olanın boşluğunda yitiyor. Acı çekerken hayattan yoksunlar.
çılgıncasına mutluyken hayattan yoksunlar. Hayattan yoksunlar, çünkü hayatları duadan yoksun.
Acılarını ve sevinçlerini, kederlerini ve mutluluklarını duaya taşıyamıyorlar.
Yaşamayı seviyorlar, ama hayatlarının anlamı hakkında düşünmekten hoşlanmıyorlar.
Yaşıyorlar, ama niçin yaşadıklarını kendilerine sormuyorlar.
Duanın dilini bilmeyenler, hayatla aynı dili konuşmuyorlar.
Dua ederken, hayatla aynı dili konuşuruz. Hayatın güzelliği, anlamından ayrı değildir.
Hayatın anlamı dualarımızdadır.
Her şeyin herkese yakışmadığı şu dünyada, duanın herkese yakışması bundandır.
Kral da dua eder, köle de… Duası krala diz çöktürür; köle, duasıyla özgürleşir.
Kölenin duası, kralın duasından değersiz değildir. Kral da, köle de Allah’ın kuludur.

Kim olduğumuzu dualarımız söyler: Kul olduğumuzu…

Sedat TURAN
8月28日

Dilim Kalbe İndirdim, Buyur Yâr..

Image Hosted by ImageShack.us

 Dilim Kalbe İndirdim, Buyur Yâr..

"Bilmiş olun ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur"
ayet-i kerimesini her okuyuş,
'Hani ya aşkını O'na vermiştin ;

ispat et gönül, zamanı geldi'
diye içimizi peşimize takıyor.
Zira bu alemde daimi değildik, bir süre konar sonra göçerdik
.
O halde , gaflet daha fazla saadete galebe çalmadan ,
"İnsana şah damarından
daha yakınız"

buyuran Allahu Teala ' ya
yakınlığımızın derecesini ölçmek için

vücudun kıblegâhı sayılan kalbe bir davetimiz olmalı .
Belki aniydi hesapsızdı seslenişimiz .
'Hey gönül nereden su alıp batıyorsun ?'
diye soramamıştık bile..
Kimbilir belki de rahmetin tecellisi olarak
dünya, nefis ve şeytanın sultası altındaki
aksak yürüyüşümüze rağmen
fıtrattan gelen bir ihtiyaçtı bu davet .
Bilmiyor olsak da, huzur ve sükûnetin o mahalde kalıp kalmadığını
'Yar sana daim nazar eder, seni gafil görürse güzâr eyler'
diyene kulak verilmeliydi.
Zira sevilenden gelen sitem , sevene kederdi.
Onun içindir ki, yakayı tümüyle kaptırmadan,
dünya ve nefsin meşguliyetleriyle kararan,
katılaşan kalbi huzur iklimine sürmeliydi.
Aşık Paşa'nın ;
'Gönül masiva kaygısından temizlenmedikçe, tecelligâh olmaz "
sözü, sefa ile cefanın bir yerde barınamayacağı gerçeğini yüzümüze vuruyorken,
ifsattan selamete çevirmeliydi viraneliğimizi .

Eğer namaz, oruç, salâvat, ilim talebi ve Kur'an tilaveti ile
gönül derdini artıran iştiyakları bitirip,
pusu kuran, aldatan nefsin ve şeytanın sırtını yere verecek
kıvama gelemiyorsak,
bunların yanında halimizi deşecek
daha fazlasına ihtiyacımız var demekti..
Nefsimizi özel bir terbiye ve tedaviye tabi tutacak ,
sadece biz ve O (c.c.) arasında,
meleklerin dahi bilip kalem oynatamayacağı bir hale varmalıydık.
Bu arayış ölüm döşeğinde elinden tesbihi bırakmayıp,
'Beni Allah Teala' ya yaklaştıran bu nesneyi terk edemem'
buyuran Cüneyd-i Bağdadi ' nin (k.s.) halini getiriyor gözümüzün önüne...

Yordam gösteren bu tabiata ram olup,
varlığının ve bu alemin sırrına vakıf olan ehl-i hikmetin yoluna yoldaş olmalı,
nefsin çirkin sıfatlarına şifa akıtacak gıdayı vermek için
kalbe lafza-i Celal birbiri ardınca akmalıydı .
"Allah 'ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya
Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır."
müjdesine nail olabilmek ümidiyle ,
dünyaya set çeken örtünün altında
evvela "estağfirullah" dilenip ,
tesbihe gitmeliydi el.
Silkelemeli tüm tozları ve fark etmeliydi gayeyi ;
" İlâhi ente maksûdi ve rıdâke matlûbi "  bilinci ile..
Her halükârda;
O 'nun (c.c.) zikrini yapmaya layık değilizdir
tüm hata ve günahlarımıza rağmen .
Ama.. zatına mahsus lütuf kapısına dayayıp ümidimizi,
" olmalı , olacak gayret ve himmet ile "
deyip her defasında yedeklemeli niyetlerimizi.
Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre;
kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç
Allah Teala 'yı zikretmektir.
Lakin zikrullahın ardından
tespihi kılıfına sokup, özümüze zikre devam ettiremiyorsak
sadakatimiz eksik demektir.
Değil mi ki , kirli nazarlarda dolaşan gözle ,
zulümle ortak mesaisi olan el ve dil ile yapılan zikrin,
gaflet vadisindeki sayıklamalardan öteye geçmesi muhaldir..
El ayasında birleştirmek değil , kalpte toplamaksa zikir ,
O 'nu (c.c.) anmayı taksim etmeli her hale..
Sabır şükür ve tefekkür eşliğinde..
Öğrenirken, öğretirken, hizmette, selamda, kelamda, aş ve iş telaşında
her daim O'nunla (c.c.) olunabilirse
işte bu farzların akabinde
fazileti cem edip, kuşanabilmektir.
Başka bir ifadeyle Muhammed Parisa Hazretlerinin;
' El kârda, gönül yârda '
şeklinde özetlediği manaya erişebilmektir.
İşte vücuda yayılıp bütün duygu ve düşünceyi tesiri altına alan
bu çeşit aşktır ki ,
kül eder kalpteki siyahı , nefsinde öldürüp ruhta diriltir insanı..
Öyleyse, harap kalplerimizi mamur edecek reçeteye sarılıp,
evvela dile vurulan zikir,
oradan kalbe ve sonra özümüze inip,
etrafa saçılmalı ki ,
" Lebbeyk Yâr " .. diyebilmeli...

Semerkand-Aile

8月23日

O ne dilerse yapar

ALLAH KAİNATI “kün” emri ile yarattı, onda güzel isimlerini tecelli ettirdi. Her bir isim varlık aleminde çeşitlenmeye, biçimlenmeye, nizama, kudrete, hikmete ila ahir bir çok sıfat ve fiile kapı açtı. Hasılı, gözümüzün önünde cevelan ve seyeran eden kainat ortaya çıktı. Allah Hakim ismi gereği her işte bir sıralama bir tertip bir nedensellik yarattı. Oysa O, zamandan münezzehti. Onun için “önce şu, sonra bu yaratılacak, önce çekirdek, sonra filiz, sonra ağaç, sonra meyve olacak” diye bir kaide yoktu. Sıralama ve tertip zamanla mukayyed olan mümkinat için, bilhassa hikmet ile anlayan ve marifetullah arşına doğru seyreden insan için lazımdı.

Fakat insan zamanla nefsini o kadar beğendi ki, Rabbi de nefsi gibi zannetti. Allah’ı adetlere, kanunlara, sünnetullaha mecbur zannetti. Çünkü kendisi bu kanunlara mecburdu. “Allahu ekber,” “Ve hüve ala külli şey’in kadir” gibi zikirlerin manasını, lafızlarını diline pelesenk etse de, unuttu. Zikrin gayesi bir hatırlatma olmaktan çıktı, bir konsantrasyon çabası, bir enerji toplama gayreti haline geldi. Mucizeye inanmaz oldu, kanun değiştirmeye itikad etmez oldu, Allah’ı sınırladı, kayıtladı, bir zincirle (haşa) bağladı da, hakikat-i halde kendisi kıpırdayamaz oldu.

Bu çarpık zihin yapısı her kötü şeyin ilki gibi İblis’le başladı. İblis ilimce yüksek bir mertebede idi. O güne kadar tahsil edilmiş ilimle biliyordu ki, ateş unsurlar içerisinde topraktan üstündü. (Alimler de bunu söylerler). Ama bu ancak Rabbin tertip ettiği ve belirlediği bir üstünlüktü. Yine aynı Rab ateşten de halifesini yaratabilme kudretine sahipti. Ama öyle dilemedi. O halifesini topraktan yaratmayı diledi. Zira o en küçük ve aciz bir sebebe büyük ve külli bir meyveyi takmayı severdi. Kuru çubuğa sulu üzüm taktıran, tahta ve sert ağaca yumuşak ve sulu meyveler konduran, aptal bir tavuğa mucizevi yumurtayı yaptıran da aynı hikmetti. Allah Müsebbibü’l-Esbabın kendisi olduğunu göstermeyi diledi ki, aciz sebepleri mucizevi sonuçlarla bitiştirdi.

Topraktan yaratılan insanın üstün olarak seçilmesi de onun bu hikmetine binaendi. Zira toprak unsurların en aşağıda olanı ve en soğuk, kuru, kesif, aciz görüneni idi. İblis hata etti. Demesi gereken “Yaratan daha iyi bilir” olmalı değil miydi? O Allah’ın mükevvenatta dilediğini, dilediği şeyden yaratabileceğini, dilediğine dilediği payeyi verebileceğini kabul etmek istemediği gibi, amellerinin ve ilminin çokluğuna bakıp kendisini seçmek istemeyişini de kabullenemedi. Allah’ı kendi koyduğu unsurlar hiyerarşisine tabi olmakla mecbur, kullarının amellerine bağlı ve kayıtlı zannetti. Hakikatte ilmi de, ameli de nakıstı; zira melekler bilse de o amelin niyetle, ihlasla bir dirhem iken bir batman kıymetinde olduğunu, Allah’ın da kullarının ibadetine muhtaç, ve onlara belirli bir cevap vermeye mecbur olmadığını bilmiyordu. Bir taraftan bilse de bir taraftan işine gelmiyordu. Akılcıların kulakları çınlasın!

Benzer bir durum İsrail oğullarında karşımıza çıkar. Onlar Sebt gününü, neyin yenilip yenilemeyeceğini tartışırlar, kıbleyi, orucu ve kurbanı tartışırlar, neshedilen Tevrat şeriatını ebedi telakki ederler. Zira derler ki, “Madem bunu Allah koydu, o halde bu değişmez bir yasadır.” Hayır, bilakis Allah yasayı bizim için koyar, onu değiştirmek bizim için muhaldir. Oysa O ne isterse onu yapar, bir yasayı yürürlükten kaldırır, yerine başka birini koyar. O Faalun lima yüriddir, kimse O’na hesap soramaz. Bir kitap getirir ve bir kitabı yürürlükten kaldırır. Kul kanuna tabidir, Allah değildir. Herkes gibi akıl da haddini bilmelidir.

Yine aynı ümmet Hz. İsa hakkında da benzer bir sebeple ihtilafa düşmüştür. Allah Hz. İsa’yı babasız yaratmıştır. Oysa bu Yahudilerin hafsalasının kaldıramayacağı birşeydir. Onlara göre bir çocuk bir kadın ve bir erkekten olur, aksi düşünülemez, bu yüzden Hz. Meryem’e çirkin bir iftira atarlar. Oysa bir masuma iftira atmak için gözle görülür delil lazımdır. Buna dahi ihtiyaç duymazlar, mutlaka biri vardır, babadır, ksi düşünülemez. Oysa Allah Hz. İsa’nın yaradılışını bize izah ederken Adem misalini verir. Bu dahi bize hikmetle mevize göstermek, merhametle öğüt vermek içindir. Yoksa bize “Ben öyle istedim öyle yarattım” diyebilirdi. Kim O’na hesap sorabilir? Biz de itaat ve inkiyadla mükellef olurduk. Aksi onun için kudrette noksanlık vehmine kapılmak olurdu, zira Allah der ki: “Göklerin ve yerin yaratılması insanın yaratılmasından daha büyüktür.” Oysa Allah Hakim’dir, Rahim’dir; bize mecbur olmadığı halde merhametinden dolayı izah eder. Bize tenzil buyurur, bu da hiç de mecbur olmadığı halde Rahmeti kendisine ilke edinmesinden kaynaklanır.

Fütuhat-ı Mekkiye’de şöyle denilir. Allah Adem’i topraktan yarattı. Havva’yı Adem’den yarattı. İsa’yı Meryem’den yarattı. Sair insanları bir kadın ve bir erkekten yarattı. Öyleyse dört tip yaratma eylemi vardır. Zannedildiği gibi tek değildir. Biri bir adamdan yaratma, biri bir kadından yaratma, biri bir adam ve kadından yaratma, biri ise topraktan yaratma. Allah bununla bize şöyle der: Bakın dört farklı yolla yarattım, istesem çoğaltırdım, anlayın ben bir yola mecbur değilim, istediğim yol ve yöntemle hayat sahibi varlıklar yaratırım.”

Yine bu kaideye binaen Üstadımız, ateşten, nurdan, zülumattan, havadaki kelimelerden, kokudan, sesten hayat sahibi varlıkların yaratıldığını görsek de, görmesek de, bunların melekler, ruhlar cinler gibi sınıfları olduğunu bize öğretir. Allahın yaratmak için bir kanuna ihtiyacı yoktur, kanunu koyan da O’dur. O her türlü ihtiyaçtan münezzehtir O bir şeyin olmasını isteyince ona “OL” der, o da oluverir.

Bu bize sebeplerin ötesine bakmak için verilmiş bir çift basiret gözüdür. Hayatın içerisinde insana umut ışığıdır. İnsan etrafına ve sebeplere bakıp bir şeyin olup olamayacağına hükmetme hakkına sahip değildir. Sebebe bakmak ona sadece kulluk gereği verilmiş bir formaliteden ibarettir. Bir kışrdır, kabuktur, lazımdır, ama asıl değildir. Asıl olan Müsebbibü’l-Esbab’a bakmaktır. O dilerse her şey olur. Zaten her bir şey onun dilemesiyle olmaktadır. Bu yüzden O’nun ipine tutunmuş olan mü’minden daha özgür kimse yoktur. Onun için her sıradışı şey mümkün, her sıradan şey mucizedir. Bu yüzden Allah’ın ravhından ancak kafirler umut keser. Zira kafir sebebin kölesidir, müminse Faalun lima Yürid’in kuludur.

Yine Allah indinde insanların sosyal hayatının zalimane ve zahirane kuralları geçerli değildir. Burada zenginler taltif edilir, fakirler geriye itilir. İlim sahiplerine alkış tutulur, cahiller horlanır. İktidardan nasiplenenler ala, tebaa hakir görülür. Oysa Allah bizim şekillerimize değil, kalplerimize bakar. Biz cahil ama iyi niyetli isek, alim ama fahr sahibinden üstün; tebaa ama ahlaklı ve muti isek, zalim ve bencil iktidar sahibinden üstün; fakir isek ve sabır içinde şükrediyorsak, nimeti kendinden bilen zenginden üstün olacağız. Bu dünyada garip görülen mü’minler orada aziz olacaklar, tekebbür eden fasıklar ise yüzü kara bir hicab içinde bulunacaklar. Zira Allah bizim ölçülerimize tabi değildir. Bilakis O kendi ölçülerine bile mecbur değildir. O’nun kendisine edindiği ilkeler sıfatlar ve şuunatlar birer mecburiyet değildir. Bize bir ihsanda bulunursa hak ettiğimiz için değil O’nun rahmeti gereği verecektir. Dolayısıyla bu meselede hesap kitap yapmamak, gönüle bakmak lazımdır.

Karakalem.Net / Mona İslam

8月19日

TAŞ İDİM KALP OLDUM...‏

    

Güçsüz, takatsiz bedenlere yüklendi…
Can kokan taşlardan, medeniyet inşa etmeye kalktı firavunlar
Ölümsüz kalmak için, taşa oydurdular çehrelerini

Ebediyet taş idi onlar için
Geleceğe uzanan binalarla övünüp, taştan mezarlar yaptılar
Kendilerine uyarıcılar geldiğinde:
" Bize uğursuzluk getirdiniz Bundan vazgeçmezseniz sizi taşa tutar, eziyet eder, elem veririz"dediler
Bir kez daha kan döktüler taşlarla
Çaresizliklerini fark ettiklerinde, elleri taşa sarıldı Aciz bırakan her şeyden kurtuluş sandılar taşı; hakikatten, ölümden, kaçışı olmayandan...

Babil'den bu yana gökyüzüne çıkmak için yığılmış taşlar dağ gibi Oysa dağa, taşa yüklenince sorumluluk çekinmiş, kaçılmış ondan
Sadece beşer almış bu emaneti, sonra düşmüş, taşa muhtaç sanmış kendini Taştan ilahlar yaparak önünde diz çökmüş İbrahim boynuna asmış baltayı taşın
Demişler;
"Nasıl olurda bir taş baltayla zarar verir?!"
Demiş;
Zarar vermeyenden fayda bekleme!
Taştan binalar, yollar, duvarlar, gökdelenler…
Medeniyet; taşlarla övünen akıl…
Taşlara sığınanlar, hep toprağa salmışlar ordularını En değerli taşların toprağın derununda gizlendiğini bilmemişler, anlamamışlar toprak zerrelerinin enginliğini Oysa toprağa bırakmış İbrahim sevdiklerini… Allah'a sığınmış… İsmail su bulmuş, toprakta korumuş annesi… Suya bırakmış annesi Musa'yı, korumuş Taşlardan toprağa sığınınca Musa, uzakta ateş görmüş anlamış
"Benim ben!" demiş
"Allah!" demiş
Toprakla terbiye etmiş Musa kavmini
"Aklımız Allah'ı neden almıyor?" diyenlere "dağa, taşa bak!"demiş
"Rabbi göster!" diyince parçalanmış dağlar
Toprağa dikilmiş bir taştır nihayet; yitirilmiş bir cana işaret eden Başlarına taş dikildiğinde ebediyen susmuş toprak olduğunu unutanlar ve bir gün yatarken taşın üstüne, er kişi diye; ne er kalır, ne kişi sevdiklerinden Yatarken taşın altına sevdiysen Rabb'i, sevdiysen Nebi'yi; o kalır Kutlu Nebi Allah'a yöneldiğinde taştan eve çevirdi yüzünü, taştan ev sonsuza dek kıblegâh oldu, oraya varmak hac oldu, hacı oldu oraya varanlar Herkes onun getirdiği değerler etrafında birleşti.
Kötülüğe, şeytana taş attı hacca varanlar
Topraktan yaratmış Âdem'i Allah Musa toprağa vurunca sular yarılmış, İsa adım atınca kanat germiş melekler Hangi toprağa basmışsa ayağını kerem sahibi Elçi, bereket olmuş Taşa bİbrahim, kurar iken Kâbe'yi İzi çıkmış ayağının sevinmiş, makamı İbrahim olmuş Taşa basmış Nebi yükselirken miraca, taş değer olmuş Put olmaktan kurtulmuş, her şey yerli yerine oturmuş Taşlar Allah'a yönelmiş ondan sonra Allah korkusuyla inmişler zirvelerden Hissedince günahı kararmış Hacerül Esved, bembeyaz bir taş iken Nebi öpmüş, sahabe öpmüş, hacı öpmüş; Nebiyi öpmüş taş, tavaf oradan başlamış Tevazu yüklü taşlardan mescitler kurmuş Resule tabi olanlar, secdeye varmışlar huzurunda Allah'ın, sadece ona sığınmışlar Hıra'da dururken görmüş Nebi ufukta apaçık, örtüsüne bürünmüş önce, sonra kalkmış, uyarmış, taş kesilen zihinleri açmış "Allah !"demiş, "Allah!" demiş Bilal, taşın altında
Taş; " Allah!" demiş
Dedi; konuşmaz taşlar
"De ki; o gün diller taş kesilir, eller, ayaklar haber verir yaptıklarından"
Taş vardır; içinden ırmaklar fışkırır Taş vardır; yarılır, içinden sular akar Taş vardır; "Allah" korkusuyla düşer
Dedi; su çıkmaz taştan
"De ki; ya Musa asanı taşa vur!"
Her taş yerine oturdu, dokununca Nebi
" O, el emindir!" dediler
"Siyah taşı yerine kimin oturtacağına o karar versin" dediler ve henüz seçildiğinden habersizken bile adalet yaydı, güven yaydı, barış yaydı insanlara Nebi olduğunda bir medeniyet kurdu gönle giden, ilim üreten, adalet yayan Zaman geldi taş taşıdı, vakit geldi kalp okşadı Yetimin başına koyunca elini Nebi, onun elinden mahrum kalan yetim oldu Zengin oldu kendini fakir sanan, fakir kaldı onu anlamayan Nihayet taşı aşmayı öğretti gönülle, sevgiyle, duyguyla, akılla, sağlıklı bilgiyle
Dediler; yenilik yoktur ki onda
"De ki; hepimiz yenilendik"
Mahcup oldu Taif de Resul'e atılan taş
"Bilmiyorlar "dedi af diledi âlemlerin rahmeti Bilmiyorlardı, bilmek istemiyor, direniyorlardı
"Sizden biriyim!" dedi Nebi…
" Sevgi" dedi, "Kardeşlik" dedi, "Adalet" dedi" Merhamet" dedi
" Din dürüstlüktür" dedi Buyurdu; "din müsamahadır, kolaylıktır, samimi olmaktır"
Anlamadılar, konuştular, sırt çevirip toprağa taşa verdiler yanlarını, taş yıkılıverdi Suçladılar, değer bizdedir dediler, böbürlendiler
Nadan ne bilsin, nerde bir değer varsa üzerinde Muhammed 'in kokusu vardır; nerde Nebi'den koku varsa, o değerlidir
Dediler; efendin ne getirdi kılıçtan başka?
"De ki; taş idim, kalp oldum
Sevgiplatformu / Yakup
8月10日

HAYDİ BİR GÜL!

                                         
       HAYDİ BİR GÜL!
Söylediğimiz her sözün üzerinde bir tebessüm olmalı değil mi? Gül yaprağı gibi zerafetle hem suyun üzerinde kalan hem batmayan,hem ıslanan hem ıslanmayan.En önemlisi bardak ne kadar dolu olursa olsun suyu taşırmayan..
Sözü dolduran ancak taşırmayan bir tebessüm.
Öykü şöyle:
Dergahın kapısı hikmeti arayan herkese açıktı.

Hakikatin peşine düşen herkes kabul ediliyordu. Dergahta geçerli olan incelik;anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi.Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sessizce ve sezgiyle buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir
tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki mürid, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, dergaha girmek,fikir halkasına dahil olmak, burada kalmak istiyordu.
Mürid bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve
kabı yabancıya uzattı.
Bu “Yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz”demekti.
Yabancı dergahın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.

Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.İçerideki mürid saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeri aldı.
Dergahta suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Kalbin sükununu bozmayan sözler su üzerinde gül yaprağı gibidir.
Kalbinde böylesi sözlere yer olsun her zaman..

Dostun damağında yetişen gül yaprağı dimağında gülistan olacak nasılsa..
Suyu taşırmadan, sükunu bozmadan, kalbi yormadan,sabrı daraltmadan…

HAYDİ BİR GÜL!...

Senai Demirci
8月4日

Hayırlı Kandiller

Dualarınızla inş...2563
Beraat Duası :
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır: 
"Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini  siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır. "
( 12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597) 
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Beraat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim. 

  Menzil Net / Hadim
              Dualarınızı Esirgememeniz Dileği ile.....

Image Hosted by ImageShack.us
7月24日

Her vaktiniz hayır olsun Cumanız Mübarek Olsun!!


Her vaktiniz hayır olsun Cumanız Mübarek Olsun!!

Evet bugün bayram niteliğindeki günümüz “cuma günü”müz dür.

Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.  (cuma suresi-9)

Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Üzerinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O gün Adem (a.s.) yaratılmış, o gün cennete sokulmuş, o gün yere indirilmiş, o gün tevbesi kabul edilmiş, o gün ölmüştür.
O gün kıyamet kopar ve o gün cennettekilerin Allah Teala’yı anma günüdür.”(Müslim)

Enes b. Malik’in rivayet ettiği hadiste,

Hz. Peygamber (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Bana Cebrail (a.s) geldi. Avucunda beyaz bir ayna vardı. Bana:-Bu, cuma namazıdır, Rabbin onu, sana ve senden sonra ümmetine bayram olsun diye, farz kılmıştır, dedi. Ben:

-Bu günde bizim için ne vardır? diye sordum. Şöyle dedi.

-O günde, pek hayırlı bir vakit vardır. Kim o zaman içerisinde, kendisi için nasip edilen bir hayrı isterse, Allah onu kendisine verir. Ama istediği şey, kendisi için takdir edilmemişse, Allah, ondan daha büyük bir nimeti kendisi için ahirete saklar. Kul kendisi için takdir edilmiş olan bir kötülükten Allah’a sığınırsa, Allah onu, ondan daha büyüğünden muhafaza buyurur. Cuma günü, meleklerin yanında günlerin en kıymetlisidir. Biz onu, ahirette yevmü’l-mezîd/ikramı çok olan gün diye anarız.

Rasulullah (s.a.v) buyurur ki: Cebrail’e: O güne niçin yevmü’l-mezid denir? diye sordum. Şöyle dedi: “Çünkü Azîz ve Celîl olan Rabbin, cennette beyaz misk ile donatılmış bir vadi hazırlamıştır. Cuma günü olduğunda, İlliyyînden Kürsü makamına iner.” Hadisin sonu şöyle bitmektedir:

“Yüce Allah, Cuma günü müminler için tecelli buyurur, onlar Allah’ın cemaline nazar ederler.”(tabarani)

Çok Değerli Mümin Kardeşlerim!!

Cuma namazının ve günün yukarıda belirttiğimiz ve belirtmediğimiz niceleri gibi ecri ve fazileti vardır.

bu özel vakitlerde özel feyiz ve tecellillerden kendimizi mahrum etmemek adına;

haydi bugün kendimizin  hayrı ,rabbimizin rızası için cuma namazına gidelim..

o vakitte kendimizi biraz olsun dünyanın telaşından sıyrıp rabbimizin çağrısına kulak verip icabet edelim..

Vakit.. O ‘ na yönelme vaktidir..

Vakit ..O’na kulluk etme vaktidir..

Vakit..O ‘nun davetine icabet vaktidir..

Vakit..O’NA SECDE VAKTİDİR..

Vakit..acziyetimizi bilerek ,gönlümüzün sesine kulak verip dua etme vaktidir..

Vakit..abdest alarak günahlarımızdan sıyrılma vaktidir..

Vakit..ezan vaktidir..

Vakit..tevbe vaktidir..

Vakit..CUMA Namazı vaktidir..

fatihinnesli.com/Teşekkürler güzel nesle...

7月21日

Sen Gülünce...

 
GRUP HACEGAN-SEN GÜLÜNCE 2008 SEMERKAND Dinle
7月13日

Gül Olursun...

Image Hosted by ImageShack.us

 Bulanık su denize gitmeyi ister;
ama balçık suyun ayağını tutmuştur, çeker de çeker."
(Hz. Mevlana - Mesnevi)


Nefis balçık gibidir, hep karanlığına çeker seni.
Gayret atına binmek istersin; tutar, boş heveslerle oyalar seni...
Gecelerini ibadet kandilleriyle süslemek istersin, uykunun hayvani tadıyla bağlar yolunu.
Þu sınanma yurdunda gayret, hamiyet ufkunda yol almak istersin,
heva ve hevesin ne cazibeli tuzaklarıyla tutar seni.
Senin gönlünde dünyaya ilişkin bağlar vardır; sayısız gizli bağla dünyaya bağlanmışsın ki
ötelere bakamıyorsun. İçindeki ibadet kuşu seni alıp yücelere kanatlandırmak ister;
ama gaflet zincirleri seni yatağa çeker.
İçindeki azim, istek meltemi kavrulmuş yüreklere serinlik ol, der, tembellik, umursamazlık hastalığı
bünyeni esir alır. Birkaç yüreciğe merhem olmak istersin, olamazsın.
Semirte semirte hantallaştırdığın bedenin senin ruhuna kopmaz bir bağ olmuştur;
hazlara, yiyeceğe, gösterişe, mala-mülke çeker seni.
Gözün ruh yüceliğinde olsa bile kendinde o gücü bulamıyorsun;
beden putu bir vakum gibi yutuyor sermayeni.
"Bu dünya tuzaktır, yemi de istek..."
İstek tuzakları balçık gibi tutuyor seni, kalp ve ruh iklimine varamıyorsun.
Ama ecele dek olan beden beraberliği sona erince ne edeceksin?
Düşün ki bedenin gıdası arpa, samandır; ruhun gıdası manevi azıklar...
Öyleyse eğreti ışığa bağlanıp kalacağına,
hiç sönmeyen ışığa kenetlen de seni yüceler yücesine ağdırsın.
Senin mayan "eşref" iksiriyle yoğrulmuşsa,
dünyadaki hiçbir geçici haz, heves, güzellik seni mutlu etmeyecektir.
"Bir renk yüzünden meydana gelen aşklar aşk değildir"
Fani aşklar çamurdan da beterdir. Seni dünyanın mezbeleliklerine düşürür,
sonunda rezil rüsvay olursun.
Başını kaldır, gerçek aşk semalarında kendine bir yol bul.
İçinde gerçek aşka bir meyil, istidat yoksa yerde sürünen bir mahluk olursun.
Fanilik sularının dalgaları yutup helak edeceğine, iraden seni can denizinin huzurlu sularına çeksin!
Hani, bir ömür dünya meşgaleleriyle oyalanır durursun sanat öğrenir, hüner edinirsin,
meslek sahibi olursun; ama "öte hünerleri" uzaktan uzağa gülümser sana;
'bir yol uzanıp edineyim, dünyamı da âhiretimi de imar edeyim, dersin; dünya tutar seni, kalakalırsın.
Aklını kullanmazsan basiretsizlik tutar yolunu. Gönlünün sesini duymazsan nefis çelme atar durur.
Her şeyi dünyada ararsan, dünya ayağına bağ olur.
Gözünü yücelere dik, öteler senin dünya yükünü hafifletsin.
Çok yiyip içtin mi dünya ehli kesilir, toza toprağa bağlanmış olursun.
Biriktirdiğini yiyemeden göçüp gidenlerden olacağına seninle birlikte gelebilecek azığın bol olsun.
Kısacası, deniz de senin içindedir, balçık da; gül bahçesi de biter nefesinden, dikenlik de...
Bir anda balçık deryasından kopabilirsen baştan ayağa güzel kokuyla donanır,
gönül ehlinin bahçesine gül olursun.

Said Türkoğlu